|
BODRUM KALESİ- KASTABALA (HİERAPOLİS)
ŞEHRİ

Osmaniye İl
merkezinin 12 km. kuzeyindeki Ceyhan Nehrinin kuzeybatıya döndüğü
kıvrımın içinde, Kesmeburun ile Bahçeköy arasında bulunan ovaya hakim
olan bir kaya çıkıntısı üzerinde Bodrum Kalesi adını taşıyan 13. yy.
dan kalma bir kale yükselmektedir. Osmaniye’den Cevdetiye, Kesmeburun
üzerinden Karatepe-Aslantaş ören yerine ulaşan yolun doğusunda bulunan
kalenin eteklerinden başlayarak kalıntıları çepeçevre birkaç km²’lik
alanı kaplayan Kastabala Ören Yerini ilk kez 1875 yılında İngiliz
diplomat E.J. Davis ziyaret etmiş ve ayrıntılı olarak tanımlamıştır.
Kentin antik devirdeki diğer bir adının da Hierapolis olduğu ancak
1890 yılında İngiliz araştırmacı Th. Bent tarafından burada bulunan
antik yazıtlar sayesinde anlaşılmıştır. Çeşitli uluslara mensup gezgin
ve araştırmacıların Kastabala’nın anıtları, yazıtları ve sikkeleri
hakkında 20. yy. da yaptıkları araştırmalar sayesinde antik kent
tarihinin karanlıkta kalan bazı noktalarını aydınlatmak mümkün
olabilmektedir.
Antik
yazarlardan Ptolemaeus ve Plinius ovalık Kilikya’nın antik kentleri
arasında Kastabala’ya komşu kentler Anazarbos’tan sonra ve
Epiphaneia’dan önce değinmişlerdir. Coğrafyacı Strabo ise, Toros
dağları üzerinde ikinci bir Kastabala bulunduğu yanılgısına düşmüştür.
Anadolu dillerinden
türetilmiş bir yer ismi olan Kastabala adının geçtiği en eski yazılı
belge Kastabala’nın 20 km. kadar kuzeyinde bulunan bahadırlı köyü
civarında 1961 yılında bulunan Aramice bir sınır yazıtıdır. M.Ö. 5. ve
4. yy. da Anadolu’ya hakim olan Perslerin kullandığı resmi yazı olan
bu metinde Pirvaşua adını da taşıyan Anadolu ana tanrıçası Kubaba’nın
arazisinin bir kısmının da Kastabala’a ait olduğu belirtilmektedir.
Buradaki Kastabala ismiyle bir kentin mi yoksa bir arazinin mi
kastedilmek istendiği kesin olarak anlaşılamamaktadır. Kastabala ilk
kez Seleukos krallarından IV. Antiochos Epiphanes’in hakimiyet
döneminde (M.Ö. 175-164) basılan sikkelerde Hierapolis adıyla
anılmaktadır. Antiochos kentte uzun zamandan beri tapınım gören
“Perasia” ismindeki tanrıçanın tapınağından ötürü kente “Kutsal Şehir”
adını vermiştir. Perasia adı büyük bir olasılıkla yukarıda bahsedilen
Arami yazıtında geçen ve kökleri geç Hitit dönemine uzanan Pirvaşua
adından türetilmiştir. Roma devrinde yaşamış olan Amasyalı tarihi
coğrafya yazarı Strabo Perasia tanrıçasına tapınım törenleri sırasında
gözlenen ilginç bir gelenekten söz etmektedir. Strabo’ya göre
tanrıçanın rahibeleri dini törenler sırasında çıplak ayakları ile
korlaşmış kızgın kömürler üzerinden ayakları yanmadan yürümekteydiler.
Bu törenler Hindistan, Pasifik adaları, Orta İtalya ve Trakya’da bazı
halk toplulukları arasında halen yapılmaktadır. Kastabala sikkeleri
üzerindeki Perasia tasvirleri ve Kastabala’da bulunan Perasia’ya
sunulmuş olan adak yazıtları bu tanrıçanın kült merkezinin
Kastabala’da olduğunu belgelemektedirler. En önemli atribüsünün meşale
olduğunu sikkelerden öğrendiğimiz Perasia yazıtlarda πυpφόpoς unvanı
ile onurlandırılmaktadır.Strabo’ya göre Perosia Kastabala’da Artemis
ile özdeşleştirilmekteydi. Antik Yunan tanrılar dünyasından
tanıdığımız Artemis’in kökleri Hitit devrine kadar uzanan bir yerel
Anadolu tanrıçası olan Persia ile özdeşleştirilmesi Anadolu’nun bir
çok yerinde benzerleri görülen synkretimus olgusunun Çukurova’daki en
dikkati çeken örneğidir. Kastabala’da bulunmuş olan ve Roma
imparatorluk devrinin başlarına tarihle nen vezinli bir yazıtta
Perasia’ya , Selene, Demeter, Artemis, Aphrodite ve Hekate
tanrıçalarının adlarıyla yakarışta bulunulması doğu ve batı din ve
tanrılar dünyasının Kastabala’da Roma imparatorluk devrinde
birbirleriyle kaynaştıklarını belgelemektedir.
Çukurova’nın doğusunda yer alan Hierapolis-Kastabala’nın Seleukos
imparatorluğunun hakimiyeti altında bulunduğu M.Ö. IV. yy. sonu ile
M.Ö. I. yy. ortaları arasındaki konumu hakkında antik kaynaklarda
dikkate değer bir bilgiye rastlanmamaktadır. M.Ö. I. yy. ortalarında
Seleukos’ların tarih sahnesinden çekilip, bölgeye Roma devletinin
hakim olmaya başladığı dönemde Hierapolis-Kastabala’nın tekrar tarih
sahnesine çıktığı görülmektedir. Bilindiği gibi M.Ö. 67 yılında ünlü
Romalı komutan Cn. Pompeius Magnus tarafından denizde ve karada kesin
bir yenilgiye uğratılan Kilikya korsanlarının Doğu Kilikya’da sahil
kentlerine ve sahille yakın yerlere iskan edilmeleriyle bölgenin
tarihinde yeni bir dönem başlamış oldu.Önceleri Kapadokya Kralı
Archelaos’un denetimine verilen Kastabala ve diğer ovalık Kilikya
kentlerinde Seleukos imparatorluğunun son yıllarında ortaya çıkan
yönetim sorunlarının devam ettiği görüldü Bunun üzerine Romalılar
bölgedeki iktidar boşluğunu önlemek için antik devirdeki adı Pyramos
olan Ceyhan nehri havzasının denetimini Tarkondimotos ismindeki eski
bir korsan önderine bıraktılar. O dönemde bu bölgenin başşehri
Hierapolis-Kastabala idi.
Tarkondimotos’tan
beri ilk kez M.Ö. 51 yılında Cicero tarafından Romalıların dostu ve
müttefiki olarak bahsedilmesine karşın, M.Ö. 64 yılı kışından beri
ovalık Kilikyanın doğu kesimlerinin denetiminin elinde olduğu
sanılmaktadır. Babası olduğunu, Kastabala’da 1914 yılında bulunan bir
onur yazıtından öğrendiğimiz Strato’ya ne antik kaynaklarda ne de
yazıtlar ve sikkelerde bugüne değin kral olarak değinilmemesi
nedeniyle Tarkondimotos’un kendi adıyla anılan yerel hanedanlığın
kurucusu olduğu sanılmaktadır. Kesin doğum yılı bilinmeyen
Tarkondimotos’un, ovalık Kilikya’nın doğusundaki bazı yerel halk
topluluklarının başındaki aşiret liderleri üzerinde kontrolü
sağlayarak buranın hakimi olduğu anlaşılmaktadır. Romalılar
tarafından bölgenin lideri olarak tanınmasının nedenlerinin başında
Strabo’nun bahsettiği kahramanlıklarından daha önemlisi Roma’nın
güvenilir bir müttefiki olduğunu birçok kere kanıtlamış olmasıydı. M.Ö.
64 yılı kışında Pompeius’un legatı Afranius’u, Lucullus’un Amanos
dağlarına yerleştirmiş olduğu Arap kabilelerinin saldırıları sırasında
desteklemesi ve M.Ö. 51 yılında Cicero’nun Kilikya eyalet valiliği
sırasında Parthların Kilikya’yı istila etmek üzere yığınak
yaptıklarını zamanında bildirmesi, Romalıların Tarkondimotos’un
sadakatine inanmaları için yeterliydi. Çünkü Anadolu ile Mezopotamya
arasında anahtar konumunda olan Doğu Kilikya ve Amanos bölgesinin
kontrolü, Romalılar için büyük stratejik önem taşımaktaydı. Bunun için
bölgede çok güvendikleri bir yerel güce gereksinimleri vardı.
Tarkondimotos daha önce korsan olmasına rağmen şimdi hem araziyi ve
hem de Doğu Akdeniz ve Kilikya sahillerini iyi tanıdığından
Romalıların hizmetinde onlara çok yararlı olmaktaydı. Tarkondimotos’un
kral unvanını alması Cicero’nun Kilikya eyalet valiliği görevinin
bitiminden yaklaşık 10 yıl sonra gerçekleşecekti. Zaten Cicero da
Tarkondimitos’tan sadece Romalıların dostu ve müttefiki olarak
bahsetmekte, ama kral unvanı olduğuna değinmemektedir.
Tarkondimotos’un, Pompeius ile Lulius Caesar arasındaki mücadele
sürecinde Pompeius’un tarafını tuttuğunu ve onun donanmasının
hazırlanması konusundaki en büyük yardımcısı olduğunu Cassius Dio’dan
öğrenmekteyiz.
Ancak
Pompeius’un , Caesar tarafından M.Ö. 48 yılında Pharsalos savaşında
yenilmesinden ve Mısır’da öldürülmesinden sonra, Pompeius’un
taraftarlarına sadık kalmaya devam edeceği izlenimini uyandırıp onları
tuzağa düşürüp, Caesar’a teslim ederek Caesar’ın güvenini kazanmaya ve
bu sayede kendi konumunu kurtarmaya çalıştı. hatta Lulius Caesar’a
bağlılığını göstermek için kızına Lulia adını verdiği de bazı
araştırmacılar tarafından öne sürülmektedir.
Caesar’ın
M.Ö. 44 yılının 15 Mart’ında öldürülmesinden sonra Caesar katilleri
ile Marcus Antonius ve Octavian arasında çıkan savaşta, Philippi
muharebesi öncesi Tarkondimotos’un Cassius’a askeri destek vermeyi
reddettiğini, ancak Brutus’un kuvvet kullanması nedeniyle onun safında
yer almak zorunda kaldığını Cassius Dio yazmaktadır. M.Ö. 42 yılında
Philippi de yapılan savaşta Caesar katillerinin yenilerek ortadan
kaldırılmalarından sonra kurulan Trumvirat’ın Roma hakimiyet alanını
paylaşımları sonucu Doğu Akdeniz ve dolayısıyla Kilikya Antonius’un
kontrolüne bırakıldı.
Antonius,
denetiminde bulunan Doğu Akdeniz’in birçok yerinde olduğu gibi,
Anadolu’nun ortasında ve doğusunda da büyük ve güçlü krallar yerine,
başında Roma’nın güvenebileceği yerel önderlerin ya da rahiplerin
bulunduğu prensliklerle bölgeyi denetim altında tutma politikasını
tercih etmekteydi. Bu politikaya uygun olarak ovalık Kilikya’yı elinde
tutan Tarkondimotos daha önce Antonius’un düşmanı olan Caesar
katillerinin yanında yer almaya zorlandığına Antonius’u ikna
edebildiği için, M.Ö. 40 yılından itibaren Antonius’un müttefiki oldu
ve Antonius Tarkondimotos’a elinde bulundurduğu araziyi yönetme izni
verdi. Bu dönemde Tarkondimotos, Roma’ya üstün hizmetlerde bulunmuş ve
özellikle Antonius’a Parthlar ile yapılan savaşlar sırasında
sadakatini çok belirgin bir şekilde göstermiş olmalıydı ki, kendisine
Antonius tarafından kral unvanı verilmişti. Tarkondimotos’un
sikkelerinden öğrendiğimiz Philantonius unvanını da kullanmaya
başlaması M.Ö. 40 ile 36 yılları arasındaki bu döneme rastlamaktadır.
Fakat tüm sadakatine rağmen Tarkondimotos, o zaman kadar elinde
tuttuğu Elaiussa ve Korykos’u da kapsayan orta Kilikya sahilinin
Antonius tarafından Kleopatra’ya hediye edilmesini kabullenmek zorunda
kalmıştır.
Antonius’un Octavian ile yaptığı Roma’nın tek hakimi olma savaşında
Antonius’un tarafını tuttu. Ancak M.Ö. 31 yılında yapılan ve
Antonius’un kaybettiği Actium savaşı öncesi denizde Agrippa’nın
gemileri ile meydana gelen bir çatışma sırasında komuta ettiği donanma
birliklerinin başında öldü.
Buraya
kadar sunulan bilgilerin ışığında Tarkondimotos’un Seleukoslar
imparatorluğunun yıkılmasından sonra Doğu Akdeniz’in diğer yerlerinde
olduğu gibi ortaya çıkan iktidar boşluğunun Roma tarafından
doldurulacağını zamanında gördüğünü ve bölgesinde yerel bir güç
olamaya başlamasından beri politikasını Roma ile iyi ilişkiler
kurulması üzerine oturttuğu, bu amaçla Roma’nın Doğu Akdeniz’deki
yöneticilerine sadakatini göstermekten hiçbir zaman çekinmediği
anlaşılmaktadır. Tarkondimotos’un Pomprius, Cicero ve Caesar’a
gösterdiği sadakat Antonius’a bağlılığını, Philantonius adını alarak
göstermesiyle doruk noktasına ulaşmıştı. Bu durumda alışılagelmiş
olanı Philantonius yerine Philoromaios unvanını almasıydı.
Tarkondimotos böylece doğulu krallara özgü devletlerin başındaki
kişilerin arasındaki iyi ilişkileri yeğlemekte olduğunu
göstermektedir. Ancak Tarkondimotos’un M.Ö. 64-31 arasındaki 33 yıllık
yönetimine damgasını vuran en önemli unsurun Romalıların sadık
müttefiki olmaya çalışmasına rağmen uyguladığı ya da uygulamak zorunda
kaldığı salıncak politikası olduğunu görmekteyiz. Kilikya’nın Seleukos
imparatorluğunun hakimiyet alanından Roma imparatorluğunun hakimiyet
alanına geçişi dönemine rastlayan M.Ö. 1. yy.ın bu en karışık
döneminde, Anadolu ile Suriye arasında, o zamanın iki büyük dünya gücü
olma iddiasıyla birbirlerine acımasızca düşmanlık besleyen Parthlar
ile Romalıların arasında yok olmamak için Tarkondimotos’tan başka bir
politika izlemesi de beklenemezdi. Ancak burada dikkati çeken husus
Tarkondimotos’un sadakatini sunduğu Romalıların daima onların
konumlarına göz diken rakipleri tarafından yenilenler ya da
öldürülenler olmalarıydı. Bunun ötesinde Tarkondimotos sadakatini
gösterdiği Romalıları onların ilk başarısızlıklarında terk etmemiş,
ölümlerine kadar onları desteklemiş ve sonunda kendi de Antonius’a
olan bağlılığı nedeniyle bu yolda hayatını kaybetmiştir.
Tarkondimotos’un hayattaki oğlu Tarkondimotos Philopator, Actium
savaşından hemen sonra derhal Octavian’ın tarafına geçtiğini
belirtmesine ve bunu kanıtlamak içinde Antonius taraftarı
gladyatörlerin Kyzikos’tan Alexadreia’ya yürüyüşlerini Kilikya’da
engellemesine rağmen, savaşın galibi Octavian, Actium savaşından sonra
Tarkondimotos’un oğlu Tarkondimotos Philopator’u azletti ve ona
babasının denetiminde olan bölgeyi yönetme hakkını on yıl süreyle
tanımadı. Ancak doğuda Parthlardan herhangi bir saldırı gelmeyeceğine
inandığında M.Ö. 20 yılında Tarkondimotos’un oğlu Tarkondimotos’a II.
Tarkondimotos Philopator adıyla sadece babasının 31 yılında ölümünden
hemen önce elinde tuttuğu araziyi yeniden kontrolü altında bulundurma
hakkı tanıdı. Bunda II. Tarkondimotos Philopator’un Romalılara
sadakatini on yıllık süre içinde çok etkin bir şekilde göstermiş
olması da rol oynamış olmalıydı. Ancak babasından Antonius’un alıp
Kleopatra’ya hediye ettiği orta Kilikya sahil şeridini Augustos
Kappadokia kralı Archelaos’a verdi. Böylece II. Tarkondimotos’un
elindeki bölge sadece ovalık Kilikya’nın iç bölgesinde kalan, denizle
ilişkisi kesilmiş Romalılar ile Parthlar arasında büyük bir önem
taşımayan tampon bir yerel krallık konumuna indirgenmişti. M.Ö. 19
yılında Octavian, yeni dünya düzeninin yöneticisi olarak Kilikya
Pedias’ı ziyaret etti ve bu ziyaret sırasında Anazarbos’a Kaisareia
adını vererek yeniden kurdu. Böylece Tarkondimotos hanedanının
başşehri olan Kastabala’nın yanında bölgede ikinci bir merkez oluşmaya
başladı. Bu durum zaman içinde Kastabala’nın Çukurova’nın doğusunda
dini yönü ağır basan bir kent, Anazarbos’un ise siyasi nitelikli bir
metropol olması sürecini başlattı.

Tarkondimotos hanedanı hakkında antik kaynaklar ve yazıtların
verdikleri bilgiler çok sınırlıdır. Tarkonodimotos’un eşinin adı
bilinmemektedir. Kastabala’da yine 1914 yılında bulunan bir başka onur
yazıtından öğrendiğimize göre Tarkondimotos’un en büyük oğlu Laios
adını taşımaktaydı. Antik kaynaklarda ve sikkelerde adının geçmemesi
nedeniyle Laios’un Actium savaşından önce ölmüş olabileceği
anlaşılmaktadır. Aynı yazıttan Tarkondimotos’un Lulia adında bir de
kızı olduğunu öğrenmekteyiz.
II.
Tarkondimotos Philopator’un Anazarbos’ta bulunan bir heykel kaidesi
üzerindeki yazıtta kral olarak onurlandırılması Anazarbos’un
Tarkondimotos’un kontrolü altındaki bölgede bulunma olasılığını
kuvvetlendirmektedir. Anazarbos’ta 1984 yılında şehrin güneyindeki bir
su kanalı kazısı sırasında bulunan mermerden erkek portre başının kral
II. Tarkondimotos Philopator’a ait olabileceğine Ramazan ÖZGAN
kuvvetli bir ihtimal olarak değinmişti.Hem bu portre baş ve hem de
heykel kaidesi herhalde Anazarbos’un M.Ö. 19 yılında Octavian
tarafından ziyaret edilmesi sırasında veya bu ziyaretin hemen
ertesinde II. Tarkondimotos Philopator’un Augustos tarafından kral
olarak onaylanmasını kutlamak amacıyla diktirilmiş olmalıydılar.
II.
Tarkondimotos’un ne zaman öldüğü ve hanedanın daha sonraki akıbeti
bilinmemektedir. Sadece Tacitus, yıllıklarında M.S. 17 yılında
Philopator isminde Kilikyalı bir soylunun öldüğünden bahseder.
Tarkondimotos Philopator’un M.S. 17 yılında ölümünden sonra
yönetiminde bulunan topraklar, Tacitus’un da belirttiği gibi yöre
halkının arzusu doğrultusunda, imparator Tiberius döneminde Germanicus
tarafından Suriye eyaletine dahil edildi. M.S. 38 yılından Caligula,
Tarkondimotos’un arazisini Suriye eyaletinden ayırarak Roma’da beraber
büyüdüğü çocukluk arkadaşı Kommagene kralı IV. Antiochos’a verdi. IV.
Antiochos bu bölgeyi M.S. 72 yılına kadar kısa aralıklarla kontrolü
altında tuttu.İmparator Vespasian M.S. 72 yılından itibaren yeniden
kurduğu Kilikya eyaletinin sınırları içine bu bölgeyi de dahil
etti.Böylece bir yüzyıla yakın bir süre Tarkondimotos’un yönetiminde
kalan ovalık Kilikya’nın doğusu M.S. 260 yılına kadar aralıksız
sürecek Roma imparatorluk yönetimine girmiş oldu.
Tarkondimotos’un denetiminde bölgenin genişliği hakkında kesin
bilgiler yoktur. Ancak başkenti Hierapolis-Kastabala’da bulunan bir
yazıtta Toparch olarak onurlandırılması Tarkondimotos’un kontrolündeki
bölgenin Seleukoslar devrindeki yerel yönetim birimlerinden
Toparchia’lardan birinin devamı olabileceği ihtimalini akla
getirmektedir. Tarkondimotos’un yönetim organizasyonu Hellenistik
devir krallıklarını yönetimlerinden esinlenerek oluşturulmuştu.
Kastabala’da bulunan bir diğer yazıtta değinilen şehrin en büyük
memuru, komutanı ve kentin arazisinin muhafızlarının ve kraliyet
birliklerinin komutanı unvanları Kastabala’nın bağımsız bir şehir
konumunda olduğunu ama kraliyet kurumlarının denetiminde bulunduğunu
göstermektedir. Aynı yazıttan ayrı ayrı yönetim birimleri olduklarını
ve bunların tıpkı Hellenistik krallıklarda olduğu gibi, bugün başbakan
ile karşılaştırabilecek tek bir yüksek memur tarafından yönetildiğini
öğrenmekteyiz.
Güneyde
Pyramos üzerindeki en önemli antik kentlerden biri olan Mopsuhestia,
Pyramos’un denize döküldüğü yerde bulunan Kilikya’nın en eski
kentlerinden Mallos ve onun kutsal alanı Magarsos ile bunların
doğusundaki Kilikya’nın en büyük limanı olan Aigeai ve daha doğudaki
Epiphaneia antik kentinin Tarkondimotos’un kontrolündeki arazide
bulunduğu sanılmaktadır. Cicero’nun Amanoslar da yaptığı askeri
operasyonlar sırasında Epiphaneia antik kenti yakınlarında karargahını
kurması bu bölgenin Romalılar için güvenilir olduğu varsayımını
kuvvetlendirmektedir. Tarkondimotos’un Elaiussa-Sebaste ve Korykos’a
kadar tüm sahil şeridini denetiminde tuttuğuna dair Cassius Dio, Lucan
ve Strabo’ya dayanarak yapılan yorumlar şimdilik başka belgelerle
desteklenerek kesinlik kazanmamıştır. Batıda büyük bir olasılıkla
Anazarbos ve batısındaki Saros’a kadar uzanan arazi Tarkondimotos’un
denetimindeydi.
Doğuda ise
Toros ve Amanos dağ silsilelerinin birleştiği arazinin
Tarkondimotos’un kontrolünde olması kuvvetle muhtemeldir.
Tarkodimotos’un arazisinin kuzeyde en azından ovayı çevreleyen Toros
dağlarının güney yamaçlarına kadar yayılmış olabileceği bu bölgede
yaptığımız incelemeler sırasında saptadığımız bir epigrafik buluntu
sayesinde belgelenebilmektedir. Söz konusu epigrafik buluntu Kozan
ilçesinin kuzey doğusunda Uzunoğlan Tepesi üzerindeki tapınağın hemen
yanında bulunan bir ortaçağ yapısında devşirme malzeme olarak
kullanılır durumda bulunan bir onur yazıtıdır. Yazıtta kral
Tarkondimotos Philopator onurlandırılmaktadır.
Burada
kısaca değinilen yazıtların verdiği bilgiler ile antik kaynakların
değerlendirilmesi sonucunda Tarkondimotos’un ve oğlu II.
Tarkondimotos Philopator’un en azından Çukurova’nın doğu ve kuzeydoğu
bölgesinde Kastabala ve Anazarbos antik kentlerini de içine alan
Pyramos havzasını yaklaşık 80 yıl süreyle yönettikleri
anlaşılmaktadır.
Çukurova
ve dolayısıyla Hierapolis-Kastabala’nın Roma hakimiyetine girmesiyle
bölgenin Seleukos imparatorluğunun son yıllarında ve Tarkondimotos
hanedanı döneminde yaşadığı belirsizlik ve bunun getirdiği sosyal ve
ekonomik sıkıntılar sona ermişti. Bölgede gerçekleştirilen büyük yapı
faaliyeti de bunu göstermektedir. Daha sonraki yüzyıllarda Roma
imparatorlarından Traian, Hadrian ve Caracalla Kastabala’yı ziyaret
etmişler ve bu ziyaretleri sırasında kent halkı tarafından heykelleri
dikilerek onurlandırılmışlardır.
M.S.
3. yy da Roma imparatorluğunun doğu sınırında huzursuzluğunun artması
üzerine bölgeden doğuya giden çok sayıda Roma askeri birliği
geçmiştir. Kent imparator Valerian döneminde Hierapolis-Kastabala ya
da Pyramos kenarındaki Hierapolis adıyla da anılmaktaydı. M.S. 260
yılında Sasani kralı I. Hapur tarafından fethedildi. Erken Bizans
devrinde Kastabala’lı akrobatların ün saldığı bilinmektedir. 380
yılında Bizans imparatorluğuna başkaldıran Isaurialı Balbinos
tarafından fethedilen kent, 5. yy. başlarında kurulan Cilicia Secunda
eyaletinin başkenti olan Anazarbos’a bağlandı. Kent 431’de Efes’te
yapılan konsüle Hesychius ismindeki temsilcisiyle, 451 yılında
Kadıköy’de yapılan konsüle Paregorios isimli temsilcisiyle katıldı.
524 yılında Kastabala’nın yaklaşık 30 km. kuzey batısında bulunan
Anazarbos’ta büyük tahribata yol açan depremin Kastabala’yı da
etkilemiş olduğu kesindir. İmparator Justin döneminde meydana gelen bu
depremden sonra, 561 yılında imparator Justinian zamanında ikinci bir
büyük deprem daha Çukurova’daki şehirleri yerle bir etti ve depremin
hemen sonrasında başlayan veba salgını Çukurova’dan Amik ovasına kadar
yayılarak Antakya’da dahil olmak üzere tüm şehirlerde ve kırsal alanda
büyük can kayıplarına neden oldu. Orta ve geç Bizans dönemlerinde
giderek önemini kaybeden Kastabala Haçlı seferlerinin yıkımından sonra
kendini bir daha toparlayamamış ve kısa bir süre sonra tamamen
terkedilmiştir.
Bugün
Kastabala ören yerinde görülen kalıntılar tamamen Roma devrinden
kalmadır. Diğer Çukurova kentlerinde olduğu gibi Kastabala’da da M.S.
2.yy. sonu ve 3. yy. başlarında artan doğu seferleri nedeniyle doğu
cephesine sevk edilen Roma lejyonları ekonomik ve sosyal sorunlara
neden olmaktaydılar. Kentlerin bu sorunlarla baş edebilmelerini
sağlamak amacıyla imparatorlar ovalık Kilikya kentlerinde yoğun imar
faaliyetine girişmişler ve bu kentlere kendi adlarıyla anılan birçok
oyun düzenlenmesi ayrıcalığını tanımışlardır. özellikle Septimius
Severus tarafından ve daha sonra Severus hanedanı tanrından uygulanan
imar politikasının ürünleri Hierapolis-Kastabala’nın ayakta kalan yapı
kalıntılarında bugün halen izlenebilmektedir.
Kastabala’nın oldukça iyi durumda günümüze ulaşan antik yapı
kalıntıları arasında en önemlisi hiç şüphesiz sütunlu caddesidir.
Kastabala’yı Karatepe-Aslantaş’a bağlayan asfalt yoldan yaklaşık 300
m. uzunluğundaki sütunlu caddenin bir kısmı görülmektedir. Bu cadde
üzerine kalenin üzerinde bulunduğu kayalığın yanından geçip asıl iskan
bölgesini oluşturan ve doğu-batı yönünde uzanan vadiye iner.
Kent
merkezi; batıda sütunlu caddenin başladığı yerde bulunduğu sanılan bir
kapı tarafından sınırlanmaktadır. Güneyde, doğuda ve kuzeyde kentin
kurulu olduğu vadiyi çevreleyen tepeler, kent merkezini
sınırlamaktaydılar. Kent merkezinin ortasındaki sütunlu cadde batıdan
doğuya arazinin eğimine uygun olarak yükselerek üzerinde birkaç
tonozun görüldüğü bir yapı kalıntısının bulunduğu bölgenin kuzeyinden
geçerek Propylon olduğu sanılan bir anıtsal kapıya ulaşmaktadır. Bu
kapı kalıntılarının güneybatısında bulunan ve büyük bir yapıya ait
olan mermer mimari parçalar bu tonozların büyük bir yapının altyapısı
olduğu izlenimini vermektedir. 1890 yılında Kastabala’yı ziyareti
sırasında Th. Bnet sözü edilen buluntuları bugünkünden çok daha iyi
durumda görmüş ve burayı bugüne kadar yeri kesin olarak belirlenememiş
olan Artemis Perasia tapınağının yeri olarak önermiştir. Bu alanın
hemen batısında bulunan kuzey kilisesinde devşirme malzeme olarak
kullanılmış olan Roma imparatorluk devri mimari parçaları dikkate
alındığında burada büyük bir Roma devri yapısının bulunduğu
anlaşılmaktadır. Propylon’dan geçtikten sonra doğuya yönelen sütunlu
cadde bir terasa ulaşmaktadır. Terasın üzerinde bulunan adak yazıtları
nedeniyle bazı araştırmacılar kentin ana tanrıçası Artemis Perasia
tapınağının burada aranması gerektiğini önermektedirler. Bu terasın
hemen altında doğu-batı yönünde kentin Stadion’u uzanmaktadır. Bu
Stadion’un doğu ucu bir istinat duvarı ile sınırlanmakta olup batı
ucunda kentin tiyatrosu bulunmaktadır. Tiyatronun güneyinde hamam
kalıntıları görülmektedir. Stadion, tiyatro ve hamamın birbirlerine
çok yakın bulunduğu bu alan kentin günlük hayatının merkeziydi.
Artemis Perasia kültü ile ilişkili dini törenlerin yapıldığı ve komşu
kentlerin sporcularının da katıldığı çeşitli oyunların oynandığı
Stadion, Artemis Perasia kutsal alanı ile doğrudan bağlantılı
olmalıydı.
Şehrin
güneybatı kesiminde görülen sütun gövdelerinin oluşturduğu sütun
dizisi bazı araştırmacılar tarafından agora, bazıları tarafından da
ikinci bir sütunlu cadde olarak tanımlanmaktadır. Kentin, güney, kuzey
ve batısında çok sayıda mezar yapıları ve kaya mezarları
görülmektedir. Kalenin bulunduğu kayalığın kuzey yamacında ulaşım
kolaylığı sağlamak ve kalenin savunulmasını kolaylaştırmak amacıyla
bir kaya kesiği açılmıştır. Ayrıca M.S. 6. yy.ın ilk yarısına
tarihlenen iki kilise dikkati çekmektedir. Bunlardan kuzeydeki sütunlu
caddenin hemen yanında inşa edilmiş olup, yapımında Roma imparatorluk
devri yapılarından sökülen mimari parçalar kullanılmıştır. Her iki
kiliseyi de ayrıntılı olarak inceleyen O. Feld bunları 6. yy.ın ilk
yarısına tarihlemektedir. Kiliselerde erken Bizans devrinde Suriye’de
yapılmış olan kiliselerin mimari özellikleri görülmektedir.
Kentin su
ihtiyacı Ceyhan nehrinin doğu yakasında bulunan Düziçi ilçesine bağlı
Karagedik köyü civarındaki kaynaktan açık kaynaklarla getirilen suyun
Nergis mahallesi civarında Ceyhan nehri üzerine inşa edilmiş bulunan
sukemerleri üzerinde basınçlı su nakline yarayan taştan kapalı borular
içinde Ceyhan nehri vadisinden taşınarak kente getirilmesiyle
karşılanıyordu.
Kastabala’da bulunan yazıtlar ve sikkeler kentte Artemis Perasia’nın
yanı sıra, Asklepios ve Hygieia, Helios, Theos Pyretos gibi
tanrıçaların da tapınım gördükleri belgelemektedir. Ayrıca ölmüş ve
hayatta olan imparatorlar için diktirilmiş olan yazıtlı yuvarlak
sunaklar Kastabala’da Roma imparator kültünün varlığını
belgelemektedir. Kastabala’da bulunan yazıtlarda imparatorlar
Caracalla, III. Gordian’nın yanı sıra Marcus Aurelius’un karısı
Faustina’da Nea Hera olarak onurlandırılmaktadır.
Yukarıda
anlatılan tüm yapı kalıntıları ile Kastabala bugün bir arkeolojik ve
doğal park olabilecek özellikleri taşımaktadır. 1994 yılında antik
kentin içinden güney kilisesi ve sütunlu caddeyi tahrip olmasına yol
açacak şekilde geçirilmek istenen birkaç metre genişliğindeki su
kanalı kentin güney sınırında tahribata yol açmaya başladığı sırada
fark edilerek ilgili makamların zamanında müdahalesi ile kentin batı
kenarından beton taşıyıcı elemanlar üzerinde geçirilerek, tahribat en
alt düzeyde tutulmaya çalışılmıştır.
Kastabala
harabelerinin içerdiği önemli tarihi ve arkeolojik anıtların her türlü
tahribattan özenle korunması, yol gösterici ve açıklayıcı levhalar ile
kolayca gezilir hale getirilmeleri halinde, yeni kurulan Osmaniye
ilimizin bu güzide antik kenti Karatepe-Aslantaş, Kadirli-Flaviopolis
ve Dilekkaya-Anazarbos ile birlikte Çukurova’nın doğusunda mutlaka
ziyaret edilmesi gereken ören yerleri konumuna kavuşacaktır.
KARATEPE - ASLANTAŞ GEÇ HİTİT
KALESİ
Kartepe-Aslantaş, Osmaniye ili, Kadirli ilçesi sınırlarında M.Ö.
8yy.da, yani Geç Hitit Çağında, kendisini Adana ovası hükümdarı
olarak tanıtan Asativatas tarafın-dan, kuzeydeki vahşi kavimlere karşı
bir sınır kalesi olarak kurulmuş, Asativadaya diye adlandırılmıştır.
Kalenin batısında, güney ovalardan Orta Anadolu yaylasına geçit veren
bir kervan yolu, doğusunda Ceyhan Irmağı (tarihi Pyramos) bugün ise
Aslantaş baraj gölü yer almaktadır. Yüksek kulelerle donatılmış
T-biçimli anıtsal iki kapı binası kale içine açılıyordu. İki kule
arasında, üstü açık bir geçitten sonra bir eşiğin arkasında bazalttan
mil yatakları içinde dönen anıtsal ahşap bir kapı aşılarak bir
sahanlığa, bunun yanındaki iki yan odaya, gene sahanlıktan da kale
içine giriliyordu. Güneybatı kapı binasının iç tarafındaki kutsal
alanda çifte boğa kaidesi üstünde Fırtına Tanrısı’nın boy heykeli yer
alıyordu. Kapı binalarının iç duvarları bazalt bloklara işlenmiş
aslanlar, sfenksler, yazıtlar ile günün inanç ve yaşayışını sergileyen
kabart-malardan oluşan duvar kaplamaları ile donatılmıştır. Bugüne
kadar bilinen Fenike ve Hiyeroglif (Lucva) yazı sistemlerindeki en
uzun çift dilli metin birer kere her iki kapı binasında Fenike’ce 3.
bir örneği de kutsal heykel üzerine işlenmiştir. Böylelikle, Fenike
metninin okunabilmesi sayesinde, henüz tam anlamıyla çözümlenmemiş
olan, Anadolu’da M.Ö.2 bin yılının başlarına kadar geri giden
hiyerogliflerin nihai çözümüne olanak sağlayan bir anahtar ele geçmiş
oldu. İşte bu yüzdendir ki Karatepe-Aslantaş yazıtları Mısır
hiyerogliflerinin okunmasını sağlayan ünlü Rosetta taşına benzetilmiş,
uluslararası bir üne kavuşmuştur. M.Ö. 2.bin yılda Anadolu’ya hakim
olan başkenti bugünkü Boğazköy (tarihsel Hattusas) olan Hitit
İmparatorluğu M.Ö. 1200 yıllarında “Deniz Kavimleri” baskını sonucunda
parçalanıp dağıldıktan sonra, Torosların güneyinde Malatya, Sakçagözü,
Maraş, Kargamış Zincirli gibi bazı krallıklar kurul-muş, bunlar daha
sonra, çeşitli aşamalarda Asurluların eline geçmiş yağmalanmışlardır.
Asativatas'’ın hükümdarlığı işte bu döneme rastlar. Kurduğu kale de
büyük olasılıkla Asurlular tarafından M.Ö. 720 sıralarında Salmanasar
V. ya da M.Ö. 680 yıllarında Asrhaddon tarafından yakılıp yıkılmış ve
terkedilmiştir.
ASATİVATAS’IN SESLENİŞİ
Ben gerçek Asativata’yım,
Güneşimin adamı, Fırtına Tanrısının kulu,
Avarikus’un büyük kıldığı,Adanava hükümdarı.
Beni Fırtına Tanrısı Adanava kentine
Ana ve baba yaptı,
Ve Adanava kentini ben geliştirdim,
Ve Adanava ülkesini genişlettim,
Hem gün batısına, hem de gün doğusuna doğru.
Ve benim günümde Adanava kentine refah,
Tokluk, rahatlık tattırdım,
Ve Pahara depolarını doldurdum,
Ata at kattım, kalkana kalkan,
Orduya ordu kattım,
Her şey Fırtına Tanrısı ve Tanrılar için.
Çalımlıların çalımını kırdım,
Ülkede kötü olanları ülke dışına attım.
Kendime bey konakları kurdum,
Soyumu rahata kavuşturdum,
Ve baba tahtına oturdum,
Bütün krallara barış kurdum.
Krallar da beni ata bildiler, adaletim,
Bilgeliğim ve iyi yürekliliğim için.
Bütün sınırlarımda güçlü kaleler kurdum,
Kötü kişilerin ,
Çete başlarının bulunduğu sınırlarda;
Mopsos evine boyun eğmeyenlerin hepsini
Ben, Asativata, ayağımın altına aldım.
Buralardaki kaleleri yok ettim,
Kaleler kurdum, ta ki, Adanava’lılar
Rahat ve huzur içinde yaşaya.
Ve gün batısına doğru
Benden önceki kralların alt edemediği
Güçlü ülkeleri altettim.
Ben Asativata, bunları altettim,
Kendine kul ettim,
Ve onları ülkemin gün doğusuna doğru,
Sınırlarımın içine yerleştirdim,
Adanava’lıları da buraya yerleştirdim.
Ve günümde Adanava sınırlarını
Gerek gün batısına,
Gerekse gün doğusuna doğru genişlettim.
Öyle ki, önceleri korkulan yerlerde,
Erkeklerin yola gitmekten korktukları yerlerde
Günümde kadınlar
kirmen eğirerek dolaşmaktadır.
Ve benim günümde bolluk, tokluk,
Rahat ve huzur vardı, ve Adanava
Ve Adanava ülkesi huzur içinde yaşıyordu.
Ve bu kaleyi kurdum,
Ve ona Asativata adını vurdum,
Fırtına Tanrısı ve Tanrılar
Beni buna yönelttiler, ta ki bu kale
Adana ovasının ve Mopsos evinin
Koruyucusu olsun.
Günümde Adana ovası topraklarında
Bolluk ve huzur vardı,
Adanava’lılardan
Günümde kılıçtan geçen kimse olmadı.
Ve ben bu kaleyi kurdum,
Ona Asativata adını vurdum,
Oraya Fırtına Tanrısını yerleştirdim
Ve ona kurbanlar adadım:
Yılda bir öküz, çift sürme zamanı bir koyun,
Güzün bir koyun adadım.
Fırtına Tanrısını taktis ettim,
Bana uzun günler, sayısız yıllar
Ve bütün kralların üstünde
Büyük bir güç bahşetti
Ve bu ülkeye yerleşen halk öküz, sürü,
Bolluk ve içkiye sahip oldu,
Dölleri bol oldu,
Fırtına Tanrısı ve Tanrılar sayesinde
Asativata’ya ve Mopsos evine kulluk ettiler.
Ve eğer krallar arasında bir kral,
Prensler arasında bir prens,
Hatırı sayılır bir insan
Asativata’nın adını bu kapıdan siler,
Buraya başka bir ad yazar,
Bunun ötesinde bu kente göz diker
Ve Asativata’nın yaptığı bu kapıyı yıkar,
Yerine başka bir kapı yapar
Ve ona kendi adını vurursa,
Aç gözlülük, kin ya da hareket amacıyla
Bu kapıyı yıkarsa,
O zaman Gök Tanrısı, Yer Tanrısı
Ve evrenin güneşi
Ve bütün Tanrıların gelen kuşakları
Bu kralı, bu prensi
Ya da hatırı sayılır kişiyi
Yer yüzünden sileceklerdir.
Asativata’nın adı ölümsüzdür,
Sonsuza dek,
Güneşin
Ve ayın adı gibi.
TOPRAKKALE KALESİ
1. Tarihi:

Kale ilk çağlarda Çukurova’yı Suriye’ye bağlayan Amanos/Demirkapı
geçidini kontrol altında tutmak amacıyla inşa edilmiştir. Ceyhan,
Osmaniye, Dörtyol yol ayrımına ve güneydeki geçide hakim 75 m.
yüksekliğindeki bir kayalığın ve buna eklenen yığma tepenin
üzerindedir.
Girişinin
batı yönündeki kayalığın üzerinde bulunması, kalenin önceleri bu
kayalık alanla sınırlı olduğunu düşündürtmektedir. Doğu ve kuzey
yönlerinin toprak dolgu olması ise, bu kısımların daha sonraki
dönemlerde inşa edilmiş olduğunu ve kalenin adını bu yığma tepeden
almış olabileceğini akla getirmektedir.
Kalenin
ilk konumlandığı batı yakasındaki kayalıkta daha önceki dönemlere ait
yerleşme izleri bulunmuyor ise, kaleyi M.Ö. 2000’li yıllara Hitit
dönemine tarihlemek gerekmektedir. Bu durumda inşa gerekçesi güneyden
gelecek Asur akınları olmalıdır.
Kalenin
içinde bulunduğu Doğu Kilikya bölgesinin tarihçesi daha sonraki
dönemlerde şöyle gelişmiştir:
M.Ö. VIII. yy.
sonu -Asurlular
M.Ö. VII. yy.
sonu -Medler
M.Ö.
333 -Makedonya Krallığı
M.Ö.
312 -Selevkaslar
M.Ö.
83 -Ermeni Krallığı
M.Ö.
64 -Roma İmparatorluğu
M.S.
750 -Abbasiler
M.S.
963 -Bizanslılar
M.S.
1095 -Selçuklular
M.S.
1097 -I. Haçlı Orduları
M.S. XII: yy.
başı -Ermeni Beyliği
M.S.
1220 -Selçuklular
M.S.
1243 -Moğollar
M.S.
1275 -Memlükler
M.S.
1337 -Oğuz Türkleri Üçok Kolu
M.S.
1352 -Ramazanoğulları Beyliği
M.S.
1375 -Üçok Kolu Kınık Boyu
M.S.
1516 -Osmanlı İmparatorluğu

24 Oğuz
boyundan biri ve Anadolu’dakilerin en önemlisi Kınık boyu, Selçuklu
hanedanını çıkartmıştır. Anadolu’nun ve özellikle Çukurova’nın
fethinde önemli rol oynamıştır. XV. yy. başlarında Çukurova’da batıda
Ceyhan, doğuda Osmaniye, kuzeyde Ceyhan ırmağı, güneyde alçak bir dağ
silsilesinin çevirdiği ovada yerleşmişlerdir. Bu yöre XIX. yy. sonuna
kadar Kınık kazası olarak adlandırılmıştır.
Kaza
merkezi ise, o dönemde Kınık kalesi adıyla anılan Toprakkale ve batı
bitişiğinde bulunan Kınık kasabasıdır. Bu kasabanın yeri ve
dolayısıyla kalenin gerçek adı Prof. Dr. Faruk SÜMER’İN 1960’ların
başlarında Osmanlı tarihi defterlerinde yaptığı incelemeler ve bölgede
yaptığı araştırmalar sonucu saptanmıştır. Prof. Dr. Faruk SÜMER bu
saptamasının gerekçesini Evliya Çelebi seyahatnamesinin aşağıdaki
bölümünde de bulmuştur.
“Evsaf
kal’a-i Kınık : ..... sene tarihinde Ramazanlı, Ermen padişahları
elinden kabza-yi teshire alup karibul ahd zulüm ve taddi sebebi ile
halkı perişan olup kal’a hali ve muattal kalmıştır. Amma hala üstad
mühendis destinde çıkmıştır ve bir bina-yı zibadır ve şekli
müdevverdir. Lakin yukaru çıkub ne cirimde idüğü malümum değildir. Anı
ubür idüb yine şarka bir saat gidüp, evsaf-ı kala-i Çanakçı-.......
(Seyahatname-İstanbul 1935, Syf. 342)”.
Evliya
Çelebi bu yöreden 1670’lerin sonlarında geçmiş, Kınık kalesinin “zulüm
ve teaddi” nedeniyle boşaltıldığını belirtmiştir. Dolayısıyla bu
yerleşmeye adını veren Kınık boyunun burada, XV. yy. başından XVII:
yy. başındaki isyanlar dönemine kadar yaklaşık 200 yıl barındığı
ortaya çıkmaktadır.
1519
yılında yapılan tahrire göre Kınık kasabası ve kazasında Ermeni
azınlık bulunmamaktadır.
1522
yılında Kınık kasabasında Yunus Dede (15 evli, 2 bekar) ve Hamace oğlu
Selman (139 evli, 3 bekar) adlı iki mahalle bulunmaktadır.
1547
yıllında Kınık kasabasında 5 mahalle vardır. Yunus Dede (21), Selman
(77), Cami (108), Dursunlu (63), Bayram Fakih (15).
XVI. yy.da
Kınık kazasına bağlı köy ve ekinlik sayısı 75’tir.
Kalede
yapılan ön araştırmada şu özellikler saptanmıştır:
Kalenin
etrafında savunma hendeği bulunmamaktadır. Güney ve güneydoğu yönünde
ikinci bir surla tahkim edilmiştir. Surlar ve 14 adet burç, bazalt
taşından örülmüştür. Batı yakasındaki düzlükteki yerleşme (Kınık
kasabası) ile kale arasında inşa edilmiş merdivenli bir geçidin
kalıntıları bulunmaktadır. Kale içerisindeki cephanelik ambar, sarnıç,
tuvalet, hamam ve şapel kalıntıları mevcuttur.
2. Mimari
Özellikleri:
Toprakkale, Adana, Antakya ve Osmaniye karayollarının kesiştiği
üçgende, ovaya hakim bir tepe üstünde yer almaktadır. Toprakkale iç
kale ve etrafında yer alan dış sur duvarlarından oluşmaktadır.
a. İç Kale:
İç
kale kuzey-güney yönünde konumlanan iç avlu etrafındaki sur duvarları
ve kapalı mekanlardan oluşmaktadır. İç kaleye doğu yönünden taş
merdivenlerle ulaşılmaktadır. Giriş kapısı iç kalenin kuzeydoğu
köşesinde yer almaktadır. Giriş kapısından üstü taş tonoz örtülü
kapalı bir mekana girilmektedir. Bu mekanın sağındaki duvar, yuvarlak
burç duvarına dönüşmektedir. Solundaki duvar ise girişle iç avluyu
ayırmaktadır. Girişten, dikdörtgen planlı, çapraz tonoz örtülü ikinci
bir mekana geçilmektedir. Bu mekandan kuzey cephesine açılan iki
pencere ve iç avluya açılan iki kapı boşluğu bulunmaktadır. Avlu
duvarı bu mekandan itibaren iki metre geri çekilerek sur duvarıyla
tonoz örtüyle birleşip kuzey cephesi boyunca devam etmektedir. Bu
hacim kuzeybatı köşesinden bir duvarla ayrılmaktadır. Avlu duvarının
orta kısımlarında sarnıca benzeyen en üstü tonoz örtülü bir hacim
vardır. Ayrıca bu duvarda avluya açılan iki kapı ve bir pencere
boşluğu bulunmaktadır.
İç
kalenin kuzeybatı köşesi, kuzeybatıya açılan büyük bir penceresi ve
avluya açılan kapısı olan küçük bir hacim niteliğindedir. Batı
cephesinde yer alan sur duvarları ve avlu duvarı taş tonoz örtüyle
birleşerek cephe boyunca devam eden kapalı mekan oluşturmaktadır. Sur
duvarları üzerinde herhangi bir açıklık olmayan bu mekanın avlu
duvarında 10 adet kapı ve pencere boşluğu niteliğinde açıklık
mevcuttur. Bu mekanın üzengi çizgisinde boylu boyunca ara kat izi ve
batı duvarına yaslanmış taş merdiven basamakları vardır. Güney
duvarında bulunan küçük bir kapı boşluğundan iç içe açılan karanlık
dışa tamamen kapalı iki küçük mekana geçilmektedir.
İç
kalenin güneybatısında yer alan üstü taş tonoz örtülü kapalı
dikdörtgen mekanın güneybatıya bakan sur duvarı üstünde iki mazgal
deliği boşluğu duvara bakan uzun duvarında ise iki pencere bir kapı
boşluğu vardır. Ayrıca bu duvarın batı köşesinde üste çıkan taş
merdiven basamakları mevcuttur. Bu mekanın doğu duvarında avluya
açılan büyük bir kapı boşluğu, batı duvarında ise bir niş mevcuttur.
Bu mekanın ortasında bulunan yaklaşık 1m²’lik dikdörtgen boşluk altta
zindan olduğu söylenen mekana açılmaktadır. Ayrıca zindana mekan doğu
duvarının üst kotunda bulunan açıklıktan girilebilmektedir. İç avlunun
güneybatı ve batı cephesi 5 adet burç ve sur duvarlarıyla çevrilidir.
İç
avlunun batı cephesinde yer alan sur duvarları iki katlıdır. Duvarlar
üst katta batı cephesi boyunca devam etmektedir. Duvarların avluya
bakan yönünde yer alan kemerli açıklıkların ortasında mazgal delikleri
bulunmaktadır.
İç
avlunun kuzey yönünde büyük bir sarnıç mevcuttur. Orta kısımlarda ise
duvar izleri ve sütun kalıntıları vardır.
İç
kalenin batı cephesinde yer alan ve zeminden yukarıya doğru eğimli
yükselen taş kaplı platformun altında tüneller vardır. Tünel ağızları
kapalı olduğu için girilememiştir.
b. Yapısal Durum:
Kale
duvarları sıralı moloz taş örtü niteliğinde siyah bazalt taşla inşa
edilmiştir.İç kalenin sur duvarları genelde ayakta olmakla birlikte
üst kotları yıkıntı halindedir. Batı cephesinde yer alan iki büyük
burç tamamen yıkılmıştır. Kapalı mekanları örten tonozlarda büyük
ölçüde çatlak ve çöküntüler görülmektedir. Kalede yakın tarihlerde
yapılmış herhangi bir onarım izine rastlanmamıştır. Sadece kaleye
çıkış yolu ve merdivenleri yeni yapılmıştır.
c. Ön Müdahaleler:
Sağlıklı bir restitüsyon ve restorasyon projesi hazırlanabilmesi için
şu ön çalışmaların yapılması gereklidir:
İç
kale ve dış kale arasında kalan bölüm ile iç kale avlusu ve dış kale
etrafında araştırma hafriyatı yapılması.
Tüm
açık alanlarda bitki temizliği yapılması.
Tüm
açık ve kapalı alanlarda yüzey temizliği yapılması.
Yapıya ait düşmüş taşların toplanması ve düzgün bir şekilde
istiflenmesi.
3. Rölove Ölçüm ve
Çizim Tekniği:
a. Plan:
İç
kale, kutupsal dik koordinat yöntemi ile içten ve dıştan ölçülmüştür.
Teodolit il okunabilen tüm plan noktalarının yatay açıları ile yatay
mesafeleri ölçülmüştür. Toplam 91 poligon noktası ile 1478 pas noktası
ölçülmüştür. Bu yöntemle ölçülemeyen bölümlerde, ölçümler geleneksel
yöntemlerle tamamlanmıştır.
b. Kesit ve
Cepheler :
Nivo ile çekilen -,+ 0.00 hattına göre okunabilen tüm poligon ve pas
noktalarına nivelman yapılarak kotlar alınmıştır.
Tonoz ve kemer profilleri üçgenleme metodu ile ölçülmüştür.
c. Çizim Yöntemi:
Tüm
planlar gridlenmiş üzerine çizilmiştir. Plan, kesit ve cepheler
bilgisayar ile çizilmiştir. Planlar üzerinde tüm poligon ve pas
noktaları gösterilmiş, gerekli kotlar verilmiştir. Ölçülemeyen
kısımlar kesik çizgi (---) ile gösterilmiştir.
KAYPAK (SAVRANDA) KALESİ
Osmaniye’nin
doğusunda, Kaypak yolu üzerinde 30 km’lik asfalt yol ile bağlıdır.
Kalecik barajının yanında yer almaktadır. Kalenin çevresi 800
metredir. Dikdörtgen biçiminde olup surları 7-10 metre, burçları ise
8-10 metre yüksekliktedir. 12 burcu ve kulesi vardır. Kale
Romalılardan kalmadır. Osmaniye’den Gaziantep’ e giden transit yolun
30. km.den sağa sapıp Kaypak bucağına giderken yolun kenarında tatlı
bir eğimle akan Kaypak çayının güney sırtlarında inşa edilen kalenin
çevresi 800 metre kadardır. Araziye uydurularak dikdörtgen biçimde
kurulmuştur. Güneydoğu, kuzey ve batı yönlerini Kaypak çayının keskin
yamaçlarına, doğusunu sert kalkerli kayaların dikleşen böğrüne
dayayarak o taraflardan gelecek tehlikeleri bu şekildeki tabii
setrelerle önlemiş bulunmaktadır. Bütün gücünü güneydeki bir noktaya
veren Savranda kalesi bu yöndeki sur ve burçları aşılması güç denecek
derecede yükseltilmiştir. Bu sebeple kaleye açık bulunan tek
kapısından girilir. Tabandan
itibaren kayalar üzerinden oyulan merdivenler bu kapıya kadar
yükselir. Etrafında müdafaa suru veya hendeği yoktur. Kale
içerisindeki düzlük çam ağaçları ile kaplıdır. Kale meydanında su
sarnıçları, bina kalıntıları vardır. Güneyden kuzeye doğru girişin
devamı olan ince bir yol uzanır. Kuzeye bakan surun dibinde 2 metre
tabii setreli bir geçit, Kaypak çayına kadar iner. Burçların içleri
boş, ikişer katlıdır.
Hepsinin altından kale meydanına açılan kapılar bulunmaktadır. Surun
üzerinden geçen yol, burçları birbirine bağlamıştır. Çamların
arasından fışkırırcasına yükselen kale, tabiat güzellikleri ortasında
görülmeye değer bir durumdadır. Ortaçağ kalelerindendir. Bir çok defa
yenilenmiştir.
KORSAN KENTİ
Nur Dağlarında, Küllü Köyünün
batısında tek çıkışı olan çok sarp ve geniş bir tepenin üzerindedir.
Çok sayıda sarnıç olması nedeniyle halk arasında buraya “Sarnıç”
denilmiştir. Kilikya valisi Çiçeron ‘un verdiği bilgiye göre Roma
İmparatorluğunun kuruluş yıllarında M.Ö. 1 yy. da kendilerine (Özgür
Kilikyalılar) adını veren Selefkof korsanlarının kuruduğu kenttir.
Adına da (Pindenissium) denilmiştir. Antik devirde İsos limanına gelen
gemileri soyan korsanlar sonra da buraya kaçıyor ve saklanıyorlardı.
Kentin nekroholü 3 km. güneyindeki (Gavurören) adı verilen kaya oyma
mezarlardır. Sarnıç’a ve Gavurören’e Küllü’den sonra yaklaşık 2 km.
kadar bir patika yoldan ulaşılmaktadır. Yaylaları Çukurova’da ve
Osmaniye’de yaylacılık geleneği ve buna bağlı olarak yayla turizmi çok
yaygındır. Yaz aylarında 40 C yi geçen hava sıcaklığı nedeniyle halk
2100 m. ye ulaşan yükseklikteki doğa güzelliği ve zenginliği nedeniyle
(Botanik bahçesi) gibi olan dumanlı dağlara, Torosların Çukurova’ya
bakan yamaçlarındaki yaylalara çıkarlar.
HEMİTE KALESİ

Ceyhan Nehri kenarında aynı adı taşıyan köydedir. Ne zaman yapıldığı
bilinmemektedir. Osmaniye’nin 20 km kuzey batısında bulunan Hemite
kalesi, il merkezine asfalt yol ile bağlıdır. Yılan kale ve Toprakkale
gibi iki ünlü kalenin görüş ve kontrol alanı içerisindedir. İkişer
katlı 20 burçtan ibaret surlar 8-10 metre yükseklikte ve 1500 metre
uzunluğundadır. Romalılardan kalan tiyatro, tapınak ve hamam dış
surların içindedir.
BABAOĞLAN KALESİ
Ovada,
aynı adlı köyün hakim bir tepesi üzerindedir. Ata binmiş süvari
kabartması nedeniyle kalenin Hierapolis-Kastabala kentinin kurucusu ve
kralı Tarkondimotos tarafından M.Ö. 39’da yaptırıldığı sanılmaktadır.
ÇARDAK KALESİ

Osmaniye’nin doğusunda ve 6 km’lik uzaklıktadır. Kale, Çardak köyünün
üst tarafında 200 metrelik sarp bir tepe üzerindedir. Çardak köyünden
yaya olarak gidilebilir. Kale, dikdörtgen biçiminde ve 10 burçludur.
Romalılardan kalma bir kaledir.
ÇEM KALESİ
Sumbas
ilçesi Mehmetli beldesine 4 km. mesafede, yüksek kayalıkların üzerine
kurulmuş, ortaçağ kalelerindendir.
DİĞER KALELER
Kötü Kale
: Gebeli mahallesinde, doğuda 1 km uzaklıktadır.
Dereobası Kalesi:
Dereobası köyü merkezinde, güneyinde küçük bir kale ve doğusunda
ikinci bir kale vardır
Mitisin Kalesi
: Zorkun merkezine yaklaşık 2 km uzaklıkta ve kuzeydedir.
Mitisin yaylasından sonra yürüyerek gidilir.
Fenk Kalesi
: Zorkun yolunda, Olukbaşı yaylasını geçince, sol tarafta
yaklaşık 3 Km. uzaklıktadır. Her türlü araçla gidilebilir.
Karakışla Kalesi : Osmaniye şehrinin güneydoğusunda,eski
Hurma köy yerine 6 Km uzaklıktadır.
Kırıklı Kalesi : Osmaniye merkezinin doğusunda ve
Kırıklı köyündedir.
Kadirli İlçesi,
Kızyusuflu köyü sınırları içerisinde, 638 rakımlı, Karatepe’nin
kuzeyindedir. Kadirli’nin güneydoğusunda olup ilçeye, 22 km,
Osmaniye’ye 30 km, Adana’ya ise 130 km uzaklıktadır.
Karatepe Geç Hitit Çağında (M.Ö. 8 yy.) Adana Ovası Hükümdarı
Asativatas tarafından, krallığını kuzeydeki vahşi kavimlere karşı
korumak üzere, bir hudut kalesi olarak yaptırılmıştır. Kurucusundan
dolayı Asativadaya adını alan bu yer M.Ö. 725-720 tarihlerinde Asur
kralı 5 Salamonsor veya M.Ö. 680 yılında Asarhaddon tarafından ele
geçirilmiş, yıkılıp yakılmıştır.

Yıkılan kale sur duvarlarının kalınlığı 2 ila 4 m genişliğinde,
kalenin iç ve dış duvarları ise 4 ila 6 m yüksekliğindedir. Kuru,
harçsız yapılan çift duvar arasındaki boşluk taş, moloz ve toprakla
doldurulmuştur. Kalenin doğu-batı çapı 196 m, kuzey-güney çapı ise 376
metredir. Kale 18-20 m aralıklarla tespit edilebilen 28, tespit
edilemeyen 6 olmak üzere 34 adet dikdörtgen burçlarla tahkim
edilmiştir.
Tepenin zirvesinde, saray olduğu tahmin edilen iki tane yanmış bina
harabesi ve zahire kuyuları mevcuttur. Kalenin biri güneybatısında,
diğeri kuzeydoğusunda olmak üzere iki kapısı vardır.
Güneybatısındaki giriş kapısında kırık parçalarla ekli iki aslan
heykeli vardır. Sağ ve sol yan odacıklarda esmer ve açık sarı, sert
taneli bazalt taş bloklar üzerinde duvar kaplaması niteliğinde, o
günün inanç ve yaşayışını sergileyen çeşitli figür rölyefleri (taş
kabartmalar) ve aynı metin olmak üzere, karşılıklı Finike (çivi) ve
Hitit hiyeroglif yazıları mevcuttur. Kapı içinde ise yaklaşık üç metre
boyunda fırtına Tanrısının heykeli bulunmaktadır.
Kuzeydoğu kapısında insan başlı, aslan gövdeli, karşılıklı iki sfenks
vardır. Sağ ve sol odacıklarda Güneş Tanrısı rölyefi ve diğer çeşitli
rölyefler ile karşılıklı aynı metin olmak üzere, Finike (çivi) ve
Hitit hiyeroglif yazıları mevcuttur.
Karatepe 1946 yılına kadar bilim aleminin meçhulü olan bir yerdi.
Saimbeyli’den koyun otlatmaya gelen çobanlarca tesadüfen bulunmuş ve
öğretmen Ekrem KUŞCU tarafından Adana Müzesi Müdürü Naci KUM’a
bildirilmiştir.
1946 yılının ilkbaharında Alman arkeolog Bossert başkanlığında kazı
çalışmalarına başlanır. Halen bu çalışmalar Halet ÇAMBEL tarafından
yürütülmektedir. Yıkılan kale duvarlarının bir örneği doğu-batı
istikametinde yeniden inşa edilmiştir.
Buradaki Finike (çivi) yazıları sayesinde, önceleri tam çözülememiş
olan Hitit hiyerogliflerinin okunmasına imkan sağlayan bir anahtar ele
geçmiştir. Dünya üzerindeki Hitit yazıları ilk defa burada okunmuştur.
Bu yazılarının çözülmesiyle Anadolu’da M.Ö. 2000 yılına kadar giden
hiyeroglif yazıların tamamı okunmuştur.
Karatepe-Aslantaş’daki eserler, mimari bir bütünün parçaları oldukları
için yerlerinden sökülüp kapalı bir müzeye taşınmamıştır. “Açık Hava
Müzesi” kurularak eserlerin burada sergilenmesi yoluna gidilmiştir.
Karatepe-Aslantaş
Açık Hava Müzesi’nin bulunduğu yer, Anadolu’daki diğer ören
yerlerinden çok farklıdır. Burası, Aslantaş Barajının yapılmasıyla üç
tarafı baraj gölüyle çevrili olup baraj gölü ve Andırın Ovası’na hakim
bir tepede bulunmaktadır. Müze, bir yarımada şeklindeki burun üzerinde
ve etrafı ormanlarla kaplıdır.
Karatepe, Çukurova’yı Andırın-Göksun üzerinden İç Anadolu’ya bağlayan
ve “Akyol” (Ağyol-Kocayol) diye anılan tarihi kervan yolunun
üzerindedir. Bu yol ; Hititlerden önce, Hitit döneminde ve haçlı
Seferleri sırasında kullanılmıştır. Yakın zamanlara kadar Yörüklerin
göç yolu da olmuştur.

Yerli halk, aslan heykellerinden dolayı buraya “Aslantaş” demektedir.
Fakat ülkemizin diğer yerlerinde de pek çok Aslantaş vardır.
Diğerlerinden ayırt edilmesi için, örene en yakın topografik noktanın
Karatepe olmasından dolayı buraya, Karatepe-Aslantaş denmesi daha
uygun görülmüştür.
Ceyhan ırmağının doğu sahilindeki Domuztepe de Geç Hitit Çağına ait
bir yerleşim alanıdır. Müzenin iki km kuzeyindeki Kum Kalesi Haçlılar
tarafından yaptırılmıştır. Kale bugün baraj gölünün suları altında
kalmıştır.
Buradaki yazılardan
kısa bir örnek :
“Adanava kralı ben Asitivadas’ım. Güneş İlahı’nın adamı, Fırtına
Tanrısı’nın kulu, Avarikos’un büyük yaptığı Adanava memleketini,
doğusuna, batısına genişlettim. Komşu krallarla iyi geçindim. Karşı
gelenleri ayağımın altına aldım, ezdim. Bolluk ettim. Açları doyurdum,
huzur ve güveni sağladım. Silahlı erkeklerin gezemediği bu yerlerde
genç ve güzel kadınların yalnız başlarına kirmen eğirerek huzur ve
güven içinde gezmelerini sağladım. Kim, benim yaptığımın bu kaleyi ve
kapıyı yıkar, bu nizamı bozarsa Tanrı belasını versin. Yalnız benim
adım ölümsüzdür, güneş ve ay gibi”.
KARATEPE-ASLANTAŞ
MİLLİ MARKI
Osmaniye’ ye 30 km mesafede, Kadirli ilçesinin 22 km. güney
doğusundaki Aslantaş yöresinde, 1946 yılında başlatılan arkeolojik
kazılar sonucunda, son Hitit (Eti) medeniyetine ait çeşitli eserlerin
bulunması, bunların esas yerlerinin ve doğal çevreleri içinde onarılıp
sergilenmesi amacıyla Türkiye’nin ilk Açık Hava Müzesi kurulmuştur.
Tarihi, kültürel ve doğal değerleri içeren 7715 ha. lık bu alan 6831
sayılı Orman Yasasının 25. maddesi gereğince, 28.09.1958 tarih ve
6685-19 sayılı Bakanlık oluru ile Milli Park olarak ayrılmıştır.
1969
yılında ilk kati Amenajman Planına göre genel alan 7845.9 ha. dır. Bu
planda A-Kızılçam ve B-Baltalık işletme sınıfı olarak iki işletme
sınıfı yer alır. Genel alanın verimli, verimsiz, ormanlık ve ormansız
olarak dökümü şöyledir:
Verimli
Verimsiz Ormanlık
Ormansız Genel Alan
618.2 5104.55
5722.75 2123.15 7845.90
Büyüklüğü, Genel
Konumu, Ülke Paftalarındaki Yeri:
Karatepe-Aslantaş
Milli Parkı Akdeniz Bölgesinde, Osmaniye İl sınırları içinde, Kadirli
ilçesi, Ceyhan nehri kıyısında yer almaktadır. Türkiye’nin önemli
suları ve hidroelektrik amaçlı Aslantaş barajı, Milli Park içindedir.
Sınırları,
Büyüklüğü ve Mülkiyet Durumu:
Kuzey Sınırı:
Hillik deresi ile Hüseyinler mahallesinden gelen sırt yolunun
birleştiği noktadan başlayarak, doğuya doğru Hillik deresini takiben
Kırağı dereye, buradan Aslantaş baraj gölünün koy yaptığı yere varır.
Buradan karşıya geçerek Kışla dereyi takiben kuzeye yönelir. Camız
yatık sırtını atlayarak Kaplan derenin kolunu takip eder. Baraj
gölünün Çığlı sırtı yakınındaki koya kavuşur. Koyu içine alacak
şekilde kıyıyı takip eder. Çalamazı sırtının uzantısı buruna varır.
Buradan yapay hatla doğu-batı yönünde keser ve Çerçioğlu mahallesi
yakınındaki sırtın göl ile birleştiği yere varır.
Doğu Sınırı:
Çerçioğlu mahallesi yakınındaki sırtı takiben doğuya doğru Hücre tepe,
Çambayırı sırtından kıvrılarak sırtı takiben Güneybatıya doğru Yeşil
dereye, buradan sırtı takiben Çevlik tepe, Taşkesilen sırtı ve Kaplan
katı sınırı ile baraj gölüne iner. Baraj gölü kıyısını takip ederek
Bent’e varır. Buradan Ceyhan nehrine kavuşur. Nehri güneye doğru takip
ederek Kırali derenin Ceyhan nehrini kestiği yere varır.
Güney Sınırı:
Ceyhan nehrinin Kırali dere ile birleştiği yerden Kırali dereyi doğu
yönüne doğru takip ederek, Osmaniye-Karatepe yoluna varır.
Batı Sınırı:
Kırali derenin Osmaniye-Karatepe yolunu kestiği yerden kuzeye doğru
sırtı takiben Meydan köydeki Cintaşı tepeye, sırtı takiben Akyol ve
Hüseyinler sırtına buradan Bocayücesi tepe ile Hillik deresinin sırtı
kestiği noktaya varır.
Yeni
yapılan planda tüm ormanlar, Kızılçam (Mutlak koruma) işletme sınıfı
olarak planlanmış olup, ormanlık, ormansız alan ve bunların dökümü
aşağıya çıkarılmıştır:
Verimli
Verimsiz Ormanlık
Ormansız Genel Alan
1711.5 3140.5
4852.0 3154.5 8006.5
Plan ünitesi içinde kalan tarım ve yerleşim alanları dışında tüm
alanın mülkiyeti Devlete aittir.
Coğrafi Konumu:
Milli Parkın kapladığı alan Greenwich başlangıç boylamına göre
36º10'00" - 36º19'10" doğu boylamları ile 37º12'57" - 37º18'49" kuzey
enlemleri arasında yer almaktadır. Ceyhan nehri kenarında denizden
yüksekliği 65 m. ile 538 m. (Karatepe) arasında değişir.
Mülki ve İdari
Taksimattaki Yeri: Karatepe-Aslantaş Milli Park mühendisliği,
Doğu Akdeniz Bölge Müdürlüğü, adana Milli Parklar Başmühendisliğine
bağlıdır.
Piyasa ve Tüketim
Merkezlerine Uzaklığı: Karatepe-Aslantaş Milli Parkı, Osmaniye’ye
30 km. , Kadirli ilçesine 20 km. uzaklıktadır. Güneydoğusunda yer
alan. Osmaniye ili ve Kadirli ilçesine asfalt yol ile bağlıdır.
Turizm
Merkezlerinden Uzaklığı: Hitit medeniyetine ait kalıntıların doğal
yerlerinde sergilendiği Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi, Milli Park
mühendisliği sınırları içinde yer alır. Akdeniz bölgesine gelen
turistlerin büyük çoğunluğu, günübirlik olarak bu müzeyi gezmektedir.
Ayrıca yörede çeşitli medeniyetlere ait kalıntılar vardır.
Topografik Yapı:
Milli Park, Torosların eteği ile Çukurova’nın düzlükleri arasında yer
alan hafif engebeli alan üzerindedir.
Belli Başlı Dağ,
Tepe ve Sırtlar: Önemli bir dağı yoktur. Milli Park içinde önemli
olan tepeler şunlardır:
Karatepe
538 m.
Kalitepe
345 m.
İncirlitepe
377 m.
Karadağtepe
492 m.
Garzedetepe
479 m.
Gavurtaştepe
401 m.
Bocayücetepe
338 m.
Önemli
sırtlar kuzeybatıda Bocayücesi tepeden doğuya uzanan Koruca sırtı,
Sırnıç sırtı, Koruca tepeden doğuya uzanan Karatepe sırtı vardır.
Belli Başlı
Sular, Dereler ve Bunların Debileri: Ceyhan nehri, Akdeniz
yöresinin olduğu gibi Türkiye’nin de belli başlı akarsularıdır. Ceyhan
nehri Milli Parkın doğu sınırını boydan boya çevreler. nehir üzerinde
yer alan Aslantaş baraj gölü Milli Park sınırları içinde olup, alanı
iki parçaya ayırır. İşletme Şefliği içindeki tüm dereler Ceyhan
nehrine akarlar. Bu bakımdan tüm alan baraj gölü su toplama havzasını
oluştururlar. Belli başlı akarsular; Hillik deresi. Kaynak:
Zorkun.Net |